ALİ NASUH MAHRUKİ, KAPTAN-I DERYA ALİ PAŞA’NIN TORUNU…‘Herkes Everest’e tırmanamaz ama herkesin kendi Everest’i ve doruğu vardır. Önemli olan, kişinin içindeki gizli potansiyelini ortaya çıkartmasıdır, kişinin kendi Everest’i. Onu ortaya çıkardığında zaten bu hayatta ulaşabileceğin yere, ulaşman gereken yere ulaşmışsın demektir.’
‘2 tane 50kg civarında çantalarla havalimanında kala kaldım, ne bir tarafa hareket edebiliyorum, ne çantaları bırakabiliyorum, ne kimseyle bir şey konuşabiliyorum, çok kötü hissettim kendimi, hatta ağladım.’ Ali Nasuh Mahruki, Kaptan-ı Derya Ali Paşa’nın Torunu… Everest’in ilk Türk Kaşifi, Kar Leoparı. Yüreği sevgi dolu, gönlü zengin, görgülü, eğitimli, kültürlü, alçak gönüllü, devletini ve milletini seven bir dağcı, sporcu, fotoğrafçı… Dahası mı? Buyurun okumaya başlayalım… Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü mezunusunuz, önemli bir üniversiteden mezun oldunuz. Birçok yönünüzle insanlar sizi tanıdı, profesyonel sporcu, yazar, fotoğrafçı, dağcı, mağaracı… Yamaç paraşütü, aletli dalış, motor sporları, yelken ve bisiklet sporları yapıyorsunuz. Dağcılık maceranız nasıl başladı? Çocukluğumdan itibaren doğaya ve hayvanlara çok düşkündüm. Bu evi büyükbabam yaptı. Doğduğumda babamın köpeği vardı, birçok hayvan besledim ve kendim akvaryum yaptım. Doğa ve hayvanlarla aram iyiydi küçükken. Üniversite yıllarında doğayla daha da yakınlaştım. Bir yandan akademik eğitim, bir yandan da dağcılık, dalış, mağaracılık, paraşüt, aletli dalış derken doğayla yakınlaşmış oldum. Bir yandan da üniversitenin o keyifli ortamında, kampüs hayatında, dağcılık federasyonu ve diğer üniversitelerin dağcılık kulüplerinin değişik aktiviteleri oldu. Bu süreç içerisinde, bu alanlara çok yatkın ve yetenekli olduğunu gördüm. Bunu daha da devam ettirmek istedim. En büyük hayalim; 90’ların başında Türkiye’nin ‘’Everest’e Tırmanan İlk Türk Dağcısı’’ olmaktı. Üniversitenin son yılında, üniversiteye Rusya St.Petersburg’dan bir Matematik Profesörü geldi. Dağcılık yaptığını öğrendim. Ruslar zaten fiziksel olarak bu spora yatkın insanlar. İçlerinde de sıkı dağcılar var. Onların o yaz 92’nin yaz sezonunda, Tien Shan Dağları’nda, Khan Tengri Dağı’na tırmanışa gidiyor olduklarını duydum. Bu arada da okulu bitirene kadar Doğa Sporları Kulübünün başkanı oldum. Ben de onlarla Khan Tengri Dağı’na tırmanışa gitmeye karar verdim. Tabi o zamanlar 23 yaşındayım. Türkiye’den başkaları da gelmek ister düşüncesiyle çevremdekilerle bunu paylaştım. Türk arkadaşlardan 7-8 kişi gelmek istedi fakat herkesin bir işi çıktı, mazeretleri oldu ve o uçağa ben yalnız bindim. Tek başına gitmek zorunda kaldım. Hakikaten benim için o, büyük bir bilinmezdi. Büyük bir risk almış oldum. Onlar Türkçe bilmiyor, İngilizce bilmiyor, ben de Rusça bilmiyorum. Zaten Rusya çökeli 1-2 sene olmuş, riskli bölge. Bir de 24 saat sonra buluştuk ki, perişan oldum. 2 tane 50kg civarında çantalarla havalimanında kala kaldım, ne bir tarafa hareket edebiliyorum, ne çantaları bırakabiliyorum, ne de kimseyle bir şey konuşabiliyorum. Çok kötü hissettim kendimi, hatta ağladım. Hayatımda ilk kez orada ağladım. Neyse… Buluştuk ve çok güzel geçti. Zor bir tırmanıştı hakikaten. Ayak parmaklarımı dondurdum. İstanbul’a geldiğimde 6 hafta parmaklarımı hissedemedim. 2-3 hafta ayağa kalkamadım, yürüyemedim. Kramponum kırıldı tırmanışta, bu yüzden oldu. İnerken de tek kramponla inmek zorunda kaldım. 2 kere krampon kırdım hayatımda ve ikisi de çok zor tırmanışlardı. Size neden ‘’Kar Leoparı’’ diyorlar? Size bu ünvanı kim verdi? Everest’e tırmanmak nereden aklınıza geldi? Büyük bir risk aldınız ve bunu gerçekleştirdiniz. Süreç nasıl gelişti, anlatır mısınız? Tamam dedim, artık şimdiki hedefim 8.000m’lik tırmanış olmalı diye düşündüm. Dünyada 14 tane 8.000m’lik dağ var ve ben herhangi birine razıydım. Bu dağlar Himalayalar ve Karakum Dağları’nda var. Bir de Türkiye’de var. Hayat böyle işte, Everest’i çıkardı karşıma. O yaz 3 tane 7.000’lik dağa tırmandım ve o dönem askerdim, Genel Kurmaydan ve Deniz Kuvvetlerinden izin almıştım. Bu izin döneminde Kar Leoparı ünvanı için bu 7.000m’lik dağları tırmandım. İşte bu tırmanışlar sırasında İngiliz dağcılarla karşılaştım orada. Pamir Dağları’na tırmanışa gelmişler, seneye Everest’e tırmanış yapacaklarını öğrendim. Tibet tarafından, kuzeyden… Niyetlendim ama kendime bir hedef koydum, dedim ki; ‘’Eğer ben bu sene bu 7.000m’lik tırmanışları gerçekleştirirsem seneye Everest’e gideceğim. Yok, eğer tamamlayamazsam, demek ki ben Everest’e hazır değilim’’ deyip vazgeçeceğim. Tamamladım ve İngilizlerle konuştum, hazırlanmaya başladım. Kendime sponsor aradım ve Yapı Kredi ile anlaştık, sponsorum oldular. 40 tane dağcı vardı değişik ülkelerden. Bunların içinden sadece 7 kişi tırmanabildi. Diğerleri geri döndüler. Everest’e tırmanmadan önce ve tırmandıktan sonra neler hissettiniz? Böyle bir zirveye tırmanmak hem güç hem de motivasyon ister, siz kendinizi bu sürece nasıl hazırladınız? Çok sık antrenmanlar yaptım. O zamanlar zaten çok sık dağa gidiyordum. Dağcının en iyi antrenmanı dağda olur bir kere. Dağda ihtiyacın olan kondisyonu, dağda yaptığın antrenmanda gerçekleştirebilirsin. Çünkü çevresel faktörleri orada yaşayarak, onlarla boğuşarak öğrenmen gerekiyor ki tecrübe edebilesin. Çeşitli stres faktörleri var. Şehirde bunları yapamazsın. Orada düşük oksijen var. 5.500m’de buraya göre ½ oksijen var, Everest’in tepesinde buraya göre ⅓ oranında oksijen var. Bütün faktörlere alışman gerekiyor. İşte tüm bunların bileşkesi sonucu, çok ağır ve fiziksel bir stres biniyor üstüne. O yüzden dağcıların en iyi antrenmanı dağda olur. Ama şehirde de antrenman yapmak lazım. Evde bir stepper aletim var. Her gün 1saat 50kg sırt çantasıyla çalışırdım ve ben 70kg bir adamım düşün yani! Her gün bisikletle bebek yokuşunu çıkardım. Her gün 20-25km bisiklete binerdim. Bir tırmanış asla zirvede bitmez. Biz kendimize daima bunu söyleriz. Everest’in zirvesinde de müthiş bir şey başarmışsın, çok mutlusun, özgüven ve öz saygı hakikaten çok güzel. Keyfin yerinde tamam ama bunun bir anlam ifade edebilmesi için sağ salim geriye dönmen lazım. ‘’Amaaan oldu bundan sonrası ne olursa olsun.’’ diye bir şey yok. Çünkü hala sana zarar verecek çok tehlikeli bir ortamdasın. Üstüne üstlük bir de kaynaklarının önemli bir kısmını da tüketmiş durumdasın. Çok yorgunsun. Genellikle yüksek irtifadaki kazaların %40’ı zirve günü ya da iniş sırasında yani o son etapta olur. En tehlikeli yer orasıdır. O yüzden dikkati ve konsantrasyonu asla bırakmayacaksın. Nitekim ben de bırakmadım. Hatta başımıza bir de şöyle bir iş geldi; 8.200m’de son kampımızı yapıyoruz. İndik, aynı gün bizle tırmanan Romanyalı bir dağcı vardı çok geç çıktı. En son o zirveye vardı. Haliyle de en son o indi, gece karanlığında indi, akşam 20:00’ civarında. İndi ama adam perişan haldeydi, adını söyleyecek durumda değildi. Bütün gece onunla uğraştık. Onu hayatta tutmak, ısıtmak, kendine getirmek için uğraştık. Adamı bırakacak halimiz yok, perişan halde, bitmiş artık. Bir Rus rehber ve ben… İki kişiyiz. Aldık onu aramıza, Rus önden gidiyor ben de arkadan, adam ipe bağlı iniyoruz. Biz de sonuçta bahçede, çayırda çimende dolaşıyor değiliz yani. Biz de yorgunuz kendimizi zor taşıyoruz. 8.200m’den 400-500m indik ve çok hırpalandık. Sora aşağıdan kurtarma ekibi geldi ve teslim ettik onlara ve bizde sonrasında indik zaten. Dağcılık, eğitim seviyesi çok yüksek bir spordur. Tüm bunlardan sonra, Türkiye sizi depremler sırasında AKUT ile tanımış oldu ve siz bir anda AKUT ile birlikte gündeme oturdunuz? Bu süreç nasıl gelişti ve neler yaşadınız? 14 Mart 1996′da AKUT‘u kurduk ve 7 kişiydik, hatta 7nci kişiyi zor bulduk. Bugün 30 bölgeye yayılmış 1.500 kişiyi aşmış durumdayız. Şimdi çok kapsamlı bir derneğe dönüştü. Spor kulübü olan, yayınevi olan bir dernek ve vakıf derken, bayağı bir büyüme gerçekleşmiş oldu. Malzeme ve lojistik tamamen bize aitti, arkadaşlarımızla hayatımızı buna odakladık ve 1999 depremi dahil olmak üzere, her yerde tamamen kendi araçlarımızı ve malzemelerimizi kullandık. Bu depremden sonra, bize yardımlar gelmeye başladı. Bundan önce birçok arama kurtarma faaliyetlerimiz vardı fakat dediğim gibi tamamen kendi imkanlarımız ile gidiyorduk. Arabamı sattım çift kabinli kamyonet aldım. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde. 99 depremi AKUT‘un 39. arama kurtarma çalışmasıydı. Biz bu depremden önce birçok çalışmalar yapmış ve çok hayatlar kurtarmıştık. Bülent Ecevit, sivil toplum hareketlerine çok önem veriyordu. Biz, Adana Ceyhan depreminde bölgeye Başbakanın talimatıyla, Başbakanın uçağıyla gitmiştik. Orada gösterdiğimiz başarıdan dolayı bize 15.01.1999 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla AKUT‘a ‘’Kamu Yararına Çalışan Dernek’’ statüsü verildi. Bugün bile bu statüye getirilmiş başka bir arama kurtarma ekibi yok. Kararlı bir insanım dediniz, birçok başarıya imza attınız. Başaramadığınız veya hayallerinize ulaşamadığınız durumlar oldu mu hayatınızda? Tabi ki var. Hayat öyle bir şey ki; sen bir plan yapıyorsun fakat hayat bazen o plana uygun olmuyor. Bu senin kötü ya da iyi olmandan kaynaklanmıyor. Koşullar uygun olmuyor başka bir şeyler çıkıyor. Beklenmedik bir durum meydana geliyor ve siz o planı uygulayamıyorsunuz. Benim de yapmak istediğim ama yapamadığım şeyler oldu elbette. Zirvesine çıkamadığım çok dağ olmuştur. Dağın nesnel koşulları tırmanışa elverişli olursa biz dağcılar tırmanabiliriz. Sonuçta biz intihar eğilimli insanlar değiliz ki her koşulda dağa tırmanalım. Eğer biz geri döndüysek ve tırmanmadıysak, herkes zaten geri dönerdi. Yani hiç kimse o koşullarda tırmanamazdı. Dağcılık konusunda benden kaynaklı tırmanamadığım dağ olmamıştır, eğer ben tırmanamadıysam kimse tırmanamazdı zaten. Dağcı olmasaydınız, ne olmak isterdiniz? Mesela pilot olmak ister miydiniz? Ben 6.5 numara miyoptum. 2 yaşında gözüm şehlaydı ve gözlük takmaya başladım. Bütün hayatım boyunca gözlük taktım. Üniversitede de lens takmaya başladım, 1997 yılında da ameliyat oldum. Kurtuldum lensten. Ama paraşütle atlama deneyimim oldu. İlgimi çeken bir slogan geliştirdiniz “Kendi Everest’inize Tırmanın“, bunun içini doldurmak gerekirse ne anlama geliyor? Benim 7. kitabımdır bu. Kişisel gelişimle alakalıdır. Gençliğimde birilerine akıl danışma gibi bir durumum olmadı benim. Gözümü kararttım ve çıktım o işlerin içinden. Gençlere yol gösterebilmek adına, başarı ve mutluluğun yol haritası dediğim 64 adımdan oluşan bir yöntemden bahsediyorum kitapta. Kişinin kendi farkındalığından beslenen bir şey bu. Orada şunu vurguluyorum aslında; herkes Everest’e tırmanamaz ama herkesin kendi Everest’i ve doruğu vardır. Önemli olan kişinin içindeki gizli potansiyelini ortaya çıkartmasıdır, kişinin kendi Everest’i. Onu ortaya çıkardığınızda zaten bu hayatta ulaşabileceğin yere, ulaşman gereken yere ulaşmışsın demektir. Evlilik de bir Everest. Peki, siz buna ulaştınız mı? Zirve kelimesi hayatınızda bir yer oluşturmuş gibi. Zirve denince aklınıza ne gelir? Zirve insana, insan da zirveye yakışır aslında. Bence insana yakışan bir şey zirve. Genelde aklıma dağlar ve dorukları gelir. Müslüman olmadığınızla ilgili medyada bir takım bilgiler yer aldı. Sizin için Yahudi, Ermeni, hatta Yahudi Ermenisi bile dediler. İnternet sayfanızda da Müslüman olduğunuzu ve atalarınızın kim olduğunu, devlet arşivlerinden çıkartıp, yayınlamak zorunda kalmanıza neden olan neydi? Öz geçmişinizi neden ispatlamak zorunda kaldınız? YORUM YAZ |
|